Kabul Edilmekle Hoş Karşılanmak Arasında | Sanat, Göç ve Aidiyet
Sanat, göç ve aidiyet yıllar içinde hem sanat pratiğimi hem de farklı yaratıcı topluluklar içindeki yerimi düşünürken birbirinden ayıramadığım kavramlara dönüştü. Bu yazı, kendi yolculuğumdan ve benim gibi ülkeler arasında yaşamını ve sanatını yeniden kuran pek çok göçmen sanatçıyla paylaştığımız ortak deneyimlerden doğdu.
Türkiye’den Avustralya’ya ilk taşındığımda, en zor olanın başka bir ülkede yeniden bir hayat kurmak olduğunu düşünüyordum.
Yıllar sonra Avustralya’dan Amerika’ya taşındığımda ise başka bir şeyin en az bunun kadar zor olduğunu fark ettim: yıllar içinde kurduğun mesleki ve yaratıcı kimliği sınırların ötesine taşıyabilmek.
Ben yanıma bütün sanat hayatımı alıp gelmiştim aslında.
Eğitimimi, sergilerimi, akademide geçirdiğim yılları, öğrencilerimi, araştırmalarımı, küratöryel deneyimlerimi, kurduğum galeriyi, yaptığım ve yapamadığım işleri… Başarılarımı da başarısızlıklarımı da. Yıllardır sanatımın peşinden sürüklediğim soruları da.
Hepsi benimle gelmişti.
Ama her sınır geçişinde, daha önce hiç düşünmediğim bir soruyla yeniden karşılaştım:
Bir sanatçı başka bir ülkeye taşındığında, sanatçılığının ne kadarı onunla birlikte gelir?
Kâğıt üzerinde baktığınızda, yeni bir ülkeye oldukça dolu bir geçmişle geliyordum. Sanatçı, tasarımcı, akademisyen, galeri kurucusu olarak yıllara yayılan bir deneyim vardı arkamda.
Ama göç bana daha önce tam olarak fark etmediğim bir şeyi öğretti:
Deneyim bizimle seyahat ediyor. Tanınırlık etmiyor.
Bu yazı bir dışlanma hikâyesi değil. Bir rekabet hikâyesi de değil.
Daha çok, onlarca yılda kurulmuş bir mesleki kimliğin yeni bir kültürel coğrafyaya girdiğinde ne olduğuna dair kişisel bir düşünme hâli.
Çünkü başka ülkelere taşınmış sanatçılarla, akademisyenlerle, yaratıcı insanlarla konuştukça bunun yalnızca bana ait bir deneyim olmadığını gördüm.
Birçoğumuz yeni bir ülkeye sıfırdan başlamaya gelmiyoruz.
Arkamızda yıllar var.
Bilgi var. Emek var. Başarısızlıklar, keşifler, ilişkiler, deneyimler var. Bazen bir ömür var.
Geride bıraktığımız şeyler bunlar değil.
Geride bıraktığımız, bütün bunları görünür ve anlaşılır kılan bağlam.
Deneyim Seyahat Ediyor, Tanınırlık Etmiyor
Göç çoğu zaman “yeni bir başlangıç” olarak anlatılıyor.
Bir yanı doğru bunun. Ama bir yanı da eksik.
Çünkü göçmen bir sanatçı gerçekten yeniden başlamıyor. Yıllarca geliştirdiği teknik bilgi, yaratıcı pratik, ilişkiler, başarılar, hatalar, keşifler ve yaşanmışlıklarla geliyor.
Değişen kim olduğumuz değil.
Bize bakılan çerçeve.
Avustralya’da bunu yıllar içinde yaşadım. Sergiler açtım, sanat çevresiyle ilişkiler kurdum, yerel sanat topluluklarının içinde yer aldım ve sonunda kendi sanatçı odaklı galerimi kurup yönettim. Tam o dünyanın içinde kendime ait bir yer oluştuğunu hissetmeye başlamışken, hayat beni yeniden başka bir ülkeye götürdü.
Arizona’ya geldiğimde tuhaf bir tanıdıklık hissi vardı.
Arizona’yı tanıdığımdan değil.
Bu hissi tanıdığımdan.
Yine kimsenin geçmişimi bilmediği odalara giriyordum.
Yine sergi açılışlarına gidiyor, kendimi tanıtıyor, başvurular yapıyor, yeni insanlarla tanışıyor ve çoğu zaman konuşmaya kim olduğumu, nereden geldiğimi, işlerimin nereden beslendiğini anlatarak başlıyordum.
Garip olan sanat üretmek değildi.
Garip olan, yeniden görünür olmaya çalışmaktı.
Bu süreç bana çok değerli insanlar, ilişkiler ve fırsatlar getirdi. Ama beraberinde kişisel hikâyemin çok ötesine geçen bazı sorular da getirdi:
Mesleki kimliklerimiz neden hâlâ bu kadar coğrafyaya bağlı?
Kültürel birikimimiz neden bedenimiz kadar kolay sınır geçemiyor?
Ve neden başka bir ülkede yıllarca üretmiş, çalışmış, görünür olmuş bir sanatçı yeni bir coğrafyaya geçtiğinde kendisini yeniden ve yeniden anlatmak zorunda kalıyor?

Diverse Expressions, Shared Emotions; ACCEPTANCE
Kabul Edilmek, Ait Olmak Değil
Göçün bana öğrettiği en önemli şeylerden biri, kabul edilmekle ait olmanın aynı şey olmadığı.
Bir sergiye kabul edilebilirsiniz.
Bir sanatçı programına, bir residency’ye, bir meslek örgütüne kabul edilebilirsiniz.
Kapı açılmıştır. İçeri girmişsinizdir.
Ama hâlâ kendinizi misafir gibi hissedebilirsiniz.
Çünkü aidiyet başka bir şey.
Daha yavaş oluşuyor.
Güvenle, tanışıklıkla, birlikte geçirilen zamanla, paylaşılan deneyimlerle büyüyor.
Sanat dünyasında bu ayrım belki biraz daha görünür. Çünkü yaratıcı hayatın büyük bir bölümü ilişkiler üzerinden kuruluyor. Bir şehre ya da ülkeye yeni geldiğinizde çoğu zaman kapalı kapılarla karşılaşmıyorsunuz aslında. Daha çok, siz gelmeden çok önce başlamış konuşmaların ortasına giriyorsunuz.
İnsanlar birbirlerini tanıyor. Birlikte çalışmışlar. Birbirlerinin geçmişlerini biliyorlar.
Ortak bir hafızaları var.
Siz ise o odada yenisiniz.
Ve zaman geçtikçe şunu daha iyi anladım:
Güven yavaş kuruluyor. Bir topluluk kendisini hemen açmıyor. Tanınırlık da bir anda gelmiyor.
Bunu fark etmek bakış açımı değiştirdi.
“Neden beni hemen tanımıyorlar?” sorusundan uzaklaşıp başka bir soru sormaya başladım:
Yeni gelenlerin yalnızca kabul edildiği değil, gerçekten hoş karşılandığı kültürel alanları nasıl yaratabiliriz?
Çünkü aralarında küçük görünen ama benim için çok önemli bir fark var.
Kabul edilmek, orada bulunmanıza izin verir.
Aidiyet, o yerin bir parçası olduğunuzu hissettirir.
Hoş karşılanmak ise size orada ne olabileceğinizin ihtimalini açıyor.
Arada Olmak ve Kültürel Çeviri
Göç yalnızca uyum sağlamayı gerektirmiyor. Aynı zamanda sürekli bir çeviri hâli.
Ve burada yalnızca dilden söz etmiyorum.
Göç eden sanatçı, bir anlamda bütün kariyerini tercüme etmek zorunda kalıyor. Üretimini, geçmişini, referanslarını, yaşadığı kültürü, hatta bazen sanat yapma biçimini bile yeni bir kültürel bağlam içinde yeniden anlatıyor.
Bir ülkede hiçbir açıklamaya ihtiyaç duymadan anlaşılan bir şey, başka bir yerde uzun uzun anlatılmak zorunda kalabiliyor.
Bir yerde önemli kabul edilen bir deneyimin, başka bir yerde hiçbir karşılığı olmayabiliyor.
Sorun çoğu zaman deneyimin eksikliği değil.
O deneyimi yeni bir yerde okunabilir hâle getirmek.
Zaman içinde bunun yalnızca göçe özgü olmadığını da düşünmeye başladım. Sanatın kendi içinde de benzer sınırlar kuruyoruz.
Resim, heykel, fotoğraf, sinema, performans, enstalasyon… Dünyayı anlamaya ve anlatmaya çalışan farklı diller olmalarına rağmen, onları çoğu zaman birbirinden ayrı bölgeler gibi ele alıyoruz.
Ben kendi pratiğimde resimden enstalasyona, performanstan topluluk temelli projelere, yazıya ve küratöryel çalışmalara geçerken hiçbir zaman bunları birbirinden tamamen ayrı alanlar olarak hissetmedim.
Benim için daha çok aynı insani meseleye başka başka yerlerden yaklaşan diller oldular.
Welcome Home Artists Platform’u birlikte kurduğumuz sinemacı Chris Agnese ile yaptığımız konuşmalarda da sık sık buraya dönüyoruz. Farklı araçlarla çalışıyoruz ama çoğu zaman aynı yapıya farklı pencerelerden baktığımızı fark ediyoruz.
Chris bir konuşmamızda bunu şöyle ifade etmişti:
“Resim, çizim, heykel, fotoğraf, sinema, performans ve enstalasyon; hepsi dünyayı anlama ve temsil etme arzusundan doğuyor. Ama kurumlar, piyasalar ve değer sistemleri onları ayrı alanlar hâline getiriyor; neyin görünür, prestijli ya da dikkate değer olduğuna da yine bu sistemler karar veriyor.”
Benim için bu düşünce sanat disiplinlerinin çok ötesine uzanıyor.
Göç, hayatımızı ne kadar çok aidiyet kategorisi üzerinden düzenlediğimizi gösteriyor bize: ulusal, kültürel, dilsel, mesleki…
Bir sistemin içindeyken doğal sandığımız sınırlar, ancak o sistemin dışına çıktığımızda görünür olmaya başlıyor.
Chris’in başka bir cümlesi de tam olarak buraya dokunuyor:
“Belki de göç deneyimi, bu ayrımların sandığımız kadar doğal olmadığını gösteriyor. İki yer arasında yaşamak, aidiyeti düzenleyen görünmez yapıları görünür kılıyor.”
Bu yüzden benim için arada olmak, yalnızca bir belirsizlik alanı değil artık.
Bazen tam tersine, en iyi gördüğümüz yer.
İki kültür arasında.
İki dil arasında.
İki ülke, iki disiplin, iki aidiyet arasında.
Belki hiçbirinin tam ortasında değiliz.
Ama tam da oradan başka bir şekilde görebiliyoruz.

Diverse Expressions, Shared Emotions; BELONGING
Sorular Stüdyoya Girdiğinde
Ben bütün bunları yazmaya başlamadan çok önce, bu sorular stüdyoma girmişti aslında.
Diverse Expressions, Shared Emotions serisine başlarken elimde bir teori yoktu. Bir merak vardı.
Ülkeler arasında hareket ettikçe bazı kelimelerin diller arasında nasıl dolaştığını düşünmeye başlamıştım.
Ev. Hafıza. Aşk. Aidiyet. Kabul. Göçmen.
Başka sesler.
Başka alfabeler.
Başka tarihler.
Ama kelimenin altında bir yerde, tanıdık bir duygu.
Yıllardır devam eden bu seride Acceptance/Kabul, Belonging/Aidiyet, Love/Sevgi, Memory/Hafıza, Home/Ev ve Migrant/Göçmen gibi kavramları yüzlerce dil ve yazı sistemi üzerinden araştırıyorum.
Bu araştırma ilk bakışta dil üzerine bir seri gibi görünse de şimdi geriye dönüp baktığımda, aslında hiçbir zaman yalnızca dille ilgili olmadığını görüyorum.
Benzerliklerle farklılıkların arasındaki o ince gerilimle ilgiliydi.
Kültürler değişirken, insanları birbirine bağlayan bazen çok kırılgan ama bir türlü kopmayan iplerle.
Diller değişiyor.
Alfabeler değişiyor.
İşaretler, sesler, yazma biçimleri değişiyor.
Ama onların altında taşıdığımız bazı duygular şaşırtıcı biçimde birbirine benziyor.
Bir insan “ev”i benim bilmediğim bir dilde söyleyebilir.
“Aidiyet”i okuyamadığım bir alfabe ile yazabilir.
“Aşk”ın sesini hiç duymadığım bir kelimede bulabilir.
Ama o kelimenin altındaki ihtiyaç yine de tanıdık olabilir.
Beni bu seriye çeken de buydu.
Dili dekoratif bir unsur olarak kullanmak istemedim. Çeviriyle de yalnızca dilbilimsel bir mesele olarak ilgilenmedim.
Bir kelimenin hafızayı nasıl taşıdığıyla ilgilendim.
Kültürü.
Özlemi.
İnsan olmanın ortak ihtiyaçlarını.
Her kelime, birlikte yaşama çabamızın küçük bir haritası gibi gelmeye başladı bana.
Acceptance, Belonging ve Love işleri bu yazıdan önce vardı.
Ama şimdi dönüp baktığımda, burada sorduğum sorulardan ayrı düşünemiyorum onları.
Kabul edilmek ne demek?
Kabul ne zaman aidiyete dönüşüyor?
Ve aidiyet ne zaman daha derin bir şeye, gerçekten hoş karşılandığımız duygusuna evriliyor?
Bu üç işi bu sırayla düşünmem tesadüf değildi.
Önce Acceptance.
Sonra Belonging.
Daha sonra Love.
Buradaki aşk romantik anlamıyla aşk değil.
Birbirini görmek.
Önemsemek.
Saygı duymak.
Karşındakinin varlığını yalnızca kabul etmek değil, o varlığın senin dünyana kattığı şeyi fark etmek.
Bu anlamda sevgi duygusal bir süs değil. Bir ilişki biçimi.
Belki birçok göçmenin ve göçmen sanatçının yolculuğu da buna benziyor.
Kendimizi evimizde hissedebilmeden önce kabul edilmeyi bekliyoruz.
Ait olabilmeden önce görülmeyi.
Bir yer bize gerçekten “hoş geldin” demeden önce, oradaki varlığımızın bir anlamı olduğunu hissetmeyi.
Bu yüzden bu seri zamanla benim yaşadığım soruların görsel bir araştırmasına dönüştü.
Göçü büyük ve soyut bir kavram olarak değil, görünürlükle görünmezlik, dille sessizlik, farklılıkla tanınma arasında her gün yeniden kurulan bir ilişki olarak düşünmeye başladım.
Şimdi geriye baktığımda fark ediyorum:
Ben daha bu soruların cümlelerini kuramamışken, stüdyom çoktan sormaya başlamıştı.
İşler benden önce biliyordu.

Diverse Expressions, Shared Emotions; LOVE
Yeni Evler Kurmak
Zamanla başka bir şey daha değişti bende.
Var olan odalara nasıl gireceğimi düşünmekten çok, sanatçıların kendilerine ait yeni buluşma alanları kurduğunda ne olabileceğini düşünmeye başladım.
Welcome Home Artists Platform’un temellerinden biri de buradan doğdu.
Sadece sergiler yapmak için değil.
Aidiyet, kimlik, hafıza, topluluk ve insanın başka bir insanla kurduğu bağ üzerine birlikte düşünebileceğimiz bir alan yaratmak için.
Yıllar içinde sanat, göç ve aidiyet, hem kendi pratiğimi hem de farklı yaratıcı topluluklar içindeki yerimi anlama biçimimde birbirinden giderek daha fazla ayrılamaz hâle geldi.
Göç bana beklemediğim bir şey verdi.
Kesin cevaplar değil. Kolaylık hiç değil.
Ama başka türlü bakabilme yeteneği.
Aynı anda birden fazla sistemi görebilmeyi.
Birilerinin ayrılık gördüğü yerde bağlantıyı aramayı.
Disiplinler, kültürler ve düşünme biçimleri arasında hareket etmenin değerini anlamayı.
Belki de bütün bu hikâye bu nedenle sonunda eleştiriye ya da hayal kırıklığına değil, hayal kurmaya çıkıyor.
Çünkü göç çağımızın en belirleyici deneyimlerinden biri hâline geliyorsa, sanat dünyasının ve yaratıcı toplulukların da aidiyetin ne anlama geldiğini yeniden düşünme şansını değerlendirmesi gerektiğine inanıyorum.
Bu yazı boyunca üç kelimeye tekrar tekrar geri döndüm.
Stüdyomda da yıllardır karşıma çıkan üç kelimeye:
Acceptance/Kabul. Belonging/Aidiyet. Love/Sevgi.
Son olarak eklemem gerekirse, onlar yalnızca bir serinin parçaları da değiller. Bir yolculuğun aşamaları gibiler.
Kabul çoğu zaman kurumsal.
Aidiyet toplumsal.
Sevgi ise, en geniş insani anlamıyla, ancak ilişki içinde var olabiliyor.
Belki gerçekten “hoş geldin” dediğimiz ve hissettiğimiz yer de bu üçünün bir araya geldiği noktada başlıyor.
Bir insanın yalnızca içeri alınmasıyla değil, varlığının anlamlı olduğunun fark edilmesiyle.
Sadece dahil edilmesiyle değil, katkıda bulunmaya davet edilmesiyle.
Sadece tolere edilmesiyle değil, değer görmesiyle.
Çünkü sanatçılar yeni bir yere elleri boş gelmiyor.
Yanlarında bütün bir dünyayı getiriyorlar.
Asıl soru, o dünyanın değerli olup olmadığı değil.
Asıl soru, karşımıza alışık olmadığımız bir biçimde çıktığında o değeri görmeyi öğrenip öğrenmediğimiz.
Giderek daha fazla hareket eden, yer değiştiren, birbirine karışan bir dünyada gerçek bir “hoş geldin” belki de tam burada başlıyor.
